Ankarada yaşamak

Posted on : 11-12-2009 | By : alpay | In : Blog

0

Bugün twitter’da birisine cevap vermek için google’da dolanırken bir Çin’linin Şangay’da yaşamakla ilgili deneyimlerini paylaştığı sitesine düştüm. Benimki gibi idare edecek ingilizce’siyle Şangay’da ve Çin’de yaşamakla ilgili yazılar yazmış. Benim okuduğum yazı örneğin bir sabah kalkıp işe gitmek için hangi yollardan geçtiği ile ilgili. Oldukça enteresan geldi, bambaşka bir kültürün yaşamına şöyle bir göz atmak.

Sonra blogu karıştırırken yayınladığı istatistikleri gördüm. Ayda bir milyon hit gibi bir rakamdan söz ediyordu. Biraz şaşırdım. Benim iki zavallı bloguma toplamda ayda 500 hit geliyor. Bunların coğunluğu da tahminimce aynı kişiler. Neyse, sonradan farkettim ki bu arkadaş aklına ne geldiyse yazmış. Arabası ile ilgili belki yirmi tane yazısı var. Plakasını nasıl aldığından hangi yola çıkmaya izni olup olmadığına kadar. Tabi bizim açımızdan eğlenceli ve değişik ama onun gözünden bakınca bu yazdıkları biraz sıkıcı geliyor olabilir. Ben mesela böyle şeyler yazmaktan çekinirim. Ne de olsa herkes biliyor Ankara’daki sabah trafiğini.

Fakat bu konudaki önemli nokta hedef kitle sanırım. Yani ben unofficialmac.com’da yazarken genelde teknolojiden, çözdüğüm ya da karşılaştığım problemlerden falan bahsediyorum. Çünkü hedef kitlem o insanlar. Ama durumbu’da böyle şeylerden bahsetmek biraz abesle iştigal olur.

Tabi genel olarak ne yazdığıma bakarsam da, kime sinirleniyorsam, ya da bana ilgi çekici gelen şeylerden bahsediyorum. Sinirlendiğim şeyleri yazmamın sebebi belki birileri okur da düzelir umudu ile. Diğerleri de paylaşmak amaçlı. Blogların hedef kitle ve temalarını belirlemeler ile ilgili bir tutorial vardı. O zaman düşünmüştüm ne olması gerektiğini. Ama durumbu para kazanmak için kurulmuş bir yer değil. Maksat muhabbet olsun. unofficialmac.com da ise durum daha değişik olmalı. Orasının zaten buradan daha çok hit alıyor olmasının sebebi de bu. Çalışmalarım o konuda devam edecek.

Peki nedir bu Twitter?

Posted on : 07-12-2009 | By : alpay | In : web

0

Arkadaşlarımı Twitter’a üye olmaya davet ettiğimde benzer bir direnç görüyorum: “iyi de beni kim dinlesin, yazacak birşeyim yok ki benim!!”. Aslında Web 2.0 dediğimiz ama ne olduğunu tam da anlamadığımız şey tam olarak bu. Web 2.0′ın web 1.0′dan en önemli farkı, web’in televizyon gibi tek yönlü olmaktan çıkıp sıradan kullanıcıların da birşeyler katabileceği bir ortam haline gelmesi. Böylece iletişim kurabildiğiniz, tepki verebildiğiniz, değiştirebildiğiniz bir yer haline geliyor. Bu da insanları bir nebze kurtarıyor. Ama web 2.0 her zaman sizin birşeyler katmanız anlamına da gelmiyor. Bugün twitter’da yazdığımızın 10 katını okuyoruz belki de. Çünkü twitter televizyon gibi olmasa da, bir blog gibi de değil. Takip ettiğiniz (follow) kişiler (friends) arasında sabah kalktım, dişimi fırçaladım yazan salaklar olabileceği gibi sizi ilgilendiren haberler sunan (@engadget), özlü sözler söyleyen (@paulocoelho), fıkralar anlatan hatta dedikodu yapanlar bile bulabilirsiniz.

Tabii ki bir @stephenfry, ya da bir Ashton Kutcher isek o zaman zaten insanların bizi dinlemek isteyecek, ama sıradan kullanıcılar için twitter birilerini dinlemek, ilginç bilgilere ulaşmak ve meraklı arkadaşları ile muhabbet edip fikir paylaşmaktan ibaret. Yani korkulacak birşey yok. Kimse sizi yazılı sınava sokmuyor.

Alışverişin zevki

Posted on : 03-12-2009 | By : alpay | In : gunluk

2

Son birkaç gündür sağda solda alışveriş yapıp yemek yerken başıma enteresan şeyler geldi. Bir kısmını burada paylaşmak isterim.

Öncelikle, ayıptır söylemesi bir iPhone almaya karar verdik. Özel istek üzerine, beyaz, 16gb bir iPhone 3GS için Ankara’nın alışveriş merkezlerindeki Turkcell Extra’ları dolaştık. Bunların hiçbirinde herhangi bir iPhone kalmamıştı. Sonra neden, yolumuz Armada’ya düştü. Burada sorduğumuz Turkcell Extra’da 4 tane iPhone vardı ama 3GS değil eski 3G’lerdendi. 3GS modeli olup olmadığını sorduğumuzda adam gibi “yok” diyeceklerine, yazılımsal bir sebeple 3GS’lerin toplandığı ve yenisinin verilmediği gibi salak bir yalan salladılar. “Yok canım” falan derken üsteleyip “size 3G verelim” diyerek de niyetlerini belli ettiler. Neyse efendim ben tabi bunları Turkcell’e şikayet ettim. Sonucu ne olur bilemem ama en azından bir daha yalan söylerken tekrar düşünürler.

Bu arada enteresan şekilde, herhalde büyük mağazalardaki yoğunluktan dolayı Turkcell Extra’lara gidip birşey sorduğunuzda sanki gözlükçüye gözlük vidanızı sıktırmak istiyormuşçasına tepkiler alıyorsunuz. Gözlük takanlar bilirler. Her gözlükçü vidaları sıkar. Sonra da para almaz. İnsan da ezildiği ile kalır. Burada da iPhone alacağız kardeşim, birşey rica etmiyoruz ki. Yoksa yok, adam gibi söyle.

Sonra telefonu bulduk tabi, şehirdeki diğer telefoncularda var. Beyaz yok ama, siyahı var. Nedense beyaz kalmamış hiçbir yerde. Millet sıkılmış normalinden almış herhalde. Buna kılıf bulmak için Panora’ya gittik. Orada da yemek yemeye karar verdik. Panora’da benim çok sevdiğim “Fisho” diye bir balıkçı var. MyFish’e çok benziyor. Güzel de balık çorbası yapıyor. Fakat ne hikmetse fiyatlarını öyle arttırmış ki, değme balık lokantası kadar. Tabii bir daha gitmeyeceğiz oraya da. McDonalds BigMac’i 9 liraya satarken yanda Hamsi Tava’ya 12.5 TL (menüsü de 13.5 TL ne saçma değil mi?) hayatta verilmez.

Böyle işte. böyleyken böyle…

Henry’nin eli, Federer’in savunması…

Posted on : 27-11-2009 | By : uhus | In : spor

0

2010 Dünya Kupası play-off maçı olan Fransa-İrlanda karşılaşmasını canlı izlemedim, fakat ilk önce ekşi’deki yorumlardan, sonra da spor haberlerindeki görüntülerden Henry’nin uzatmalarda eli ile attırdığı golü gördüm, ve doğal olarak ilk tepkim kızmak, daha sonra da İrlanda’nın uğradığı haksızlığa üzülmek oldu. Çevremdeki (gerçek ve sanal) tepkiler de farklı değildi, maçın tekrar oynanması gerektiğini savunanlardan Henry’nin Dünya Kupasından ihraç edilmesi gerektiğini söyleyenlere kadar bir sürü iddia. Bir de tüm bunlara Henry’nin itirafı eklenince, İrlanda’da fransız ürünlerine boykota kadar gitti verilen tepkiler. Haksız olduğumuzu birkaç gün sonra Roger Federer’in konu hakkındaki yorumunu okuyunca anladım.

Gillette reklamlarından oyuncu arkadaşı Thierry Henry’nin el asisti hakkında ne diyordu Federer? (Reuters’ten alıntılıyorum)

You can’t blame him for carrying on, if the referee doesn’t see it, I just think it is the system which is at fault. So many goals are given that weren’t goals, this is just one more. I am surprised that this type of error can occur in football.” The world number one tennis player thinks that there should actually be more technology used in football than his sport.
He added, “I think it [football] needs it more than tennis. You can’t stop play and analyse everything but you can do a few things so things like this don’t happen and then Thierry Henry would not be in the position he is in.

FedEx’in söyledikleri yanlış mı? Hayır, bence hepsi doğru. Tenis oyununun en temel felsefelerinden biri, her puanın eşit derecede önemli olduğudur: Maçın son puanı (maç puanı) maçın ilk puanı kadar önemlidir tenisçiler için ve son sette oyunlar 5-0 ve puanlar 45-0 iken dahi geride olan hala maçı çevirebileceğini düşünerek o puana asılır ve kazanmak için elinden geleni yapar. Bu, tenisin doğasında vardır: zaman sınırı olmayan bir oyunda oyuncular kaybedene kadar savaşırlar ve asla vazgeçmezler. Bu mantıkla Federer, Henry’nin pozisyonunu yorumlayarak “fakat bu tür şeyler her maçta oluyor zaten” diyor.

Gerçekten de öyle: Avrupa liglerinde haftasonu, ortalamada 9, genelde de 7 ile 11 maç oynanır her ülkenin en üst liginde ve bu maçlarda oyuncular bilinçli olarak kazanmak için bir sürü usulsüzlüğe başvurur: zaman kazanmak için yerde yatmalar, hakem bakmazken rakip oyuncuyu sinirlendirmek için vurmalar, taciz etmeler, küfürler, elle oynamalar, ofsayt pozisyondan gol atmalar, göstermeden penaltı yapmalar, penaltı yokken penaltı kazanmak için kendini yere atmalar, rakip oyuncuyu attırmak için numara yapmalar ve daha niceleri. Bir “sporsever” olarak eğer bu usulsüzlük tuttuğumuz takımın lehine ise genelde at gözlüğümüzü takar ve “hakem görseydi”den “çok net bu pozisyon”a kadar değişen bir yelpazeden abuk savunmalar yaparız (yalan söyleyerek), eğer aleyhimize ise, tabii ki saygıdeğer hakeme saydırırız. Peki, bu usulsüzlüklerden kaçı Henry’nin eli kadar olay oluyor? Hiçbiri. Birinci dakikada kendini yere atarak kazanılan bir penaltı ile sonuncu dakikada elle atılan bir gol arasında “usulsüzlük” olarak fark var mı? Biri az usulsüz, diğeri çok usulsüz denebilir mi? Peki bilinçli olarak rakip oyuncuyu tahrik edip oyundan attırtmak daha mı kabul edilebilir birşey Henry’nin elle oyununa göre?

Korkarım ki gereğinden fazla “skor”a odaklanan bir seyirci kitlesi olduk. Eğer bu olay golle sonuçlanmasaydı, tartışılacak mıydı? Kesinlikle hayır. Peki, Henry elle pas vermek yerine ceza sahasına girip kendini yere bıraksa ve sahte bir penaltı kazandırsa, bu kadar olay olur muydu? Zannetmiyorum. Tenis’in “her puan eşit önemlidir” mantığını futbola uygulayarak bakmalıyız bu tarz olaylara, ortasahada sakatlık numarası yaparak faul kazanmaktan usulsüzlük olarak bir farkı yok Henry’nin pozisyonunun. Evet, Henry en çok o tarz bir oyuncu kadar suçlu bence yaptığında, ama daha fazla değil. Yaptığı Fransa’yı Güney Afrika’ya taşıdı, belki de Dünya Kupasını bir kez daha Fransa’ya getirecek (kim bilir?). Ama yaptığını değerlendirirken işlediği kabahatin boyutunu arttırmaz, arttırmamalı.

Federer haklı: oyuna teknolojiyi bir şekilde dahil etmek gerekir. Europa League’de bu yıl uygulanan kale arkası hakemler büyük ihtimalle bu olayı görürlerdi. Ya da bir “video kayıt sistemi” hakeme doğruyu göstertirdi. Bu çözümlerin de hatası, eksiği olacak. Neticede tenisteki hawk-eye (şahingöz) sisteminin de hatasız olmadığı kabul ediliyor, fakat gene de büyük ölçüde çizgi hakemi hatalarını azalttı (Bu arada küçük bir not: hawk-eye’ı en çok eleştiren ve bu sistemin kaldırılmasını isteyenlerin başında Federer gelmekte)

Henry’yi savunmuyorum, yaptığında suçlu. Federer’i savunuyorum ve söylediklerine katılıyorum. Henry’nin yaptığı şey, bence, her maçta olan usulsüzlüklerden “boyut” olarak farklı değil. Sorun, bunları daha büyük oranda tespit edebilecek bir sistemin geliştirilmesi ve uygulanması.

Daum uyan!

Posted on : 23-11-2009 | By : alpay | In : spor

2

Beşiktaş-Fenerbahçe maçı için bu saate kadar birşeyler yazamadım, çünkü çok tembelim. Tembel olmanın ötesinde, olayların üzerinden biraz zaman geçince daha mantıklı fikirler üretebildiğimizi düşünüyorum.

Beşiktaş maçı için bir fenerli olarak umutluydum. Fenerbahçe zaten son yıllarda ülke sınırları içerisindeki büyük maçlarda genelde başarılı oluyor. Bu sene de Galatasaray maçında, üstelik de birçok probleme rağmen iyi oynayıp kazanmıştı. Fakat Beşiktaş maçında ortaya çıktı ki, sezon başına göre daha iyi oynayan ve ortasahada Alex, Kazım ve Emre’yi sıkıntıya sokan bir Beşiktaş, Fenerbahçe’yi çok sıkıntıya girmeden yendi. Galibiyet Beşiktaş’ın hakkıydı diyeceğim, ama maç beraberlikle ve hatta Fenerbahçe’nin galibiyeti ile de bitebilirdi. Üstelik bu kimseyi şaşırtmazdı çünkü maçın başındaki Beşiktaş baskısını attıktan sonra Fenerbahçe gol yemeden hemen önceye kadar gayet iyi bir oyun oynadı, birçok gol pozisyonu buldu ve hatta bence kesin bir penaltısı verilmedi. Zaten maçın hakemi bilerek ya da bilmeyerek, evsahibi avantajını kullanarak belki de, ortasahadaki ikili mücadelelerde genelde takdir hakkını Beşiktaş’tan yana kullandı. Bu Beşiktaş’ın sert oyununa izin verdi ve Fenerbahçe’nin son 4-5 maçtır kullandığı taktiğinde en büyük öneme sahip üç oyuncusundan Alex’i yıldırdı, Emre ve Kazım’ı da sinirlendirdi. Alex’in saklanması, Emre’nin sakatlanarak çıkmasından sonra Kazım’ın da kart görmesiyle zaten sonucu belli etti.

Beşiktaş’ı bu sene daha önce şampiyonlar ligi maçlarında biraz izledim. Aslında oyunlarında çok bir fark yok. Gol pozisyonlarında daha başarılı gözüküyorlar ama savunmalarında hala ciddi problemler var. Biraz önce bahsettiğim pozisyonlardan biri golle sonuçlansaydı Fenerbahçe adına, Beşiktaş klişe deyimle sahadan boynu bükük ayrılabilirdi.

Eklemeden geçemeyeceğim, çok sakin bir maç olması zevkle seyretmemizi sağladı maçı. Umarım bundan sonraki büyük maçlar da bu şekilde olur ligde de, en azından kötü futbolun yanında başka çirkinlikler de izlemek zorunda kalmayız. Beşiktaş’ı kutlayıp Daum’un uyanmasını ve Kazım’ın yarım forvet oynadığı bu dizilimi değiştirmesini umduğumu belirtmek isterim. Zaten Kazım cezalı, Emre sakatken ister istemez takıma sakallı bir forvet monte etmek zorunda kalacak.

Müşterisini sevmeyen kurum

Posted on : 31-10-2009 | By : alpay | In : gunluk

0

Bugün posta kutusunda Garanti Bankası kredi kartımın ekstresini buldum. Daha önce e-mail olarak da yolladıkları ekstreyi görünce yine sinirlerim hopladı. Garanti Bankası ile ailem ve çalıştığım şirket üzerinden bir bağım var ve yaklaşık 10 senedir (10 sene önce üniversiteye yeni başladığımı göz önüne alırsak uzunca sayılabilecek) bir ilişkim var.

Garanti Bankası ile çalışırken hep hizmetlerinden, çalışma biçiminden memnun kaldım. Çalıştığım diğer bankalara göre daha esnek, daha aktif bir halleri var. Fakat bu son zamanlarda esneklikten çıkıp burnu büyüklük haline gelmiş. Hepimizin mağdur olduğu şu kart aidatları konusunda, neredeyse hiç kullanmadığım iki bankanın kredi kart aidatlarını iade etmesi üzerine Garanti’ye de bu talebimi ilettim. Karşılık olarak Garanti bana böyle bir çalışmalarının olmadığını ama belli bir miktar ödeme sözü verirsem iade yapabileceklerini söylediler.

İşin ilginci, bankaya ait diğer kartımızla ayda istedikleri miktarın 5 katını harcamam ve bahsi geçen kredi kartıyla da zaten otomatik ödeme üzerinden istedikleri miktarın neredeyse dörtte üçünü zaten ödüyor olmamdı. Bu saçma hareketleri karşısında şu anda rahatça çalışabileceğim, ihtiyacım olduğunda benimle ilgilenebilecek bir banka arıyorum. Garanti kredi kartımdaki otomatik ödeme talimatlarımı kapattım ve başka bir bankaya taşıdım. Yakın zamanda kredi kartımı da kapatıp, üç kuruş paramı alıp başka bir bankaya taşınacağım.

Aynı durum Turkcell ve Digitürk için de geçerli. Bu iki firma da yeni müşteri peşinde koşmaktan varolan müşterilerine gavur muamelesi yapıyor. Turkcell iPhone kampanyasıyla gönlümü kazanmış olsa da Digitürk her an ipin ucunda olan diğer bir firma benim açımdan.

Anlamadığım, bize firmaların müşterilerine sahip çıkmaları gerektiği, varolan müşterilerin en kolay yeni satış yapabilecekleri kişiler olduğu öğretilmişti zamanında. Bunları Garanti, Turkcell ve Digitürk bilmiyor olamaz. O zaman ya biz adam değiliz, ya da paramız para değil. Merak ediyorum.

Memnuniyetsizlik

Posted on : 13-10-2009 | By : alpay | In : gunluk

3

Bugün ayıptır söylemesi öğle yemeğinde CEPA’daki “Köşebaşı Ekspres”ten lahmacun yiyelim dedik. CEPA’daki bin türlü abur cubur yemeğin yanında özümüze dönüp lahmacun yiyor olmamızın tek sebebi daha önce de yemiş ve beğenmiş olmamız. Fakat bu sefer aynı şey olmadı. Köşebaşı ne yapmış etmiş, lahmacun yapmayı bile becerememiş hale gelmiş. Herhalde üzerindeki kıyma miktarını mı azaltmışlar, başka birşeyi mi çıkarmışlar bilemiyorum ama lahmacunlarda gözle bile ayırdedilebilecek bir farklılık vardı.

Aslında mesele lahmacun değil de, güzel birşeyin ekonomik sebeplerle daha ucuz ve çoğunlukla daha kötü hale getirilmesi sonucunda elde edilen net değerin de azalıyor olması. Ben şimdi uzuuuun bir süre (belki de bir daha hiç) oradan birşey yemeyeceğim. Daha önce arkadaşlarıma, tanıdıklarıma yaptığım tavsiyeleri de tekrarlamayacağım. Bunun üzerine, bugün benden kazanılan belki 50 kuruş birçok işin kaybedilmesi anlamına gelecek. Buna iktisatta ne deniyor bilmiyorum tabi ama ben “salaklık” olarak niteleyeceğim.

Aynı şey seneler önce eşimin bana aldığı Nike ayakkabı için de geçerli. Daha henüz birkaç günlükken dikişlerinden patlaması ve ardından Nike’la yaptığımız anlamsız konuşmalar sonucu bir daha Nike ayakkabı almamaya ve aldırmamaya karar vermiştim. Bugün o ayakkabıyı bir ayakkabıcıda diktirmek maksadıyla yaptırdığımda farkettim ki bu iş en çok Adidas’a yaramış. Üstelik yaş 30′a geliyor, halısaha dışında top oynadığımız da yok. Benim patlayan ayakkabımın kullanıcı hatası olduğu öne sürülerek değiştirilmemesi aynı şekilde Nike’a da umduğundan daha fazla zarar vermiş olabilir.

Her ne ise, böyle bir memnuniyetsizlik var üzerimde.

“God, it’s killing me” ve 3 farklı ‘kaybeden’ konuşması

Posted on : 14-09-2009 | By : uhus | In : spor

5

2009 Avustralya Açık’tan hatırladığın ne diye soran olsa bu cümle derdim: “God, it’s killing me…” Bir türlü Sampras’ın 14 Grand Slam şampiyonluğunu egale edemeyen Roger Federer, favori olduğu zeminde bir kez daha 14′ü yakalaması engelleniyordu, ve aynı kişi tarafından. 5 setlik “thriller” sonunda sinirleri boşalıp tüm dünya önünde ağlamaya başlayan Federer “Maybe I’ll try later. God, it’s killing me” demiş, ve bir kaç dakika sonra kendine geldiğinde Nadal’a dönüp  “You deserved it. You played a fantastic final” diyerek rakibini tebrik etmişti. 2009′un ilk Grand Slam finalinde yapılan bu ‘kaybeden konuşması’ benim için unutulmaz üç ‘kaybeden konuşması’nın ilki oluyordu. Federer’in Avustralya Açık finalinde yaşadığı “nervous breakdown”u bir çok kişi “kralın çöküşü” olarak yorumlamış, Federer’in bir daha Grand Slam kazanamayacağını öngörmüşlerdi. Otoriteler daha fazla yanılamazlardı. Federer, şansın (Nadal’ın hem dizlerinde sıkıntı yaşamaya başlaması hem de ailevi sorunlarından dolayı psikolojik olarak çökmesinden sonra) ve çalışmasının neticesinde daha önce sahip olamadığı bir kupayı kazanarak Pete Sampras’ın 14′ünü yakaladı: bugüne kadar elde edilmiş olan en etkileyici “kupalar koleksiyonuna” Coupe des Mousquetaires katılıyor, Roland Garros şampiyonluğu ile Fedex Career Grand Slam yapıyordu.  Bu sefer sevinç gözyaşları vardı fakat akılda kalan onun zafer konuşması değil, rakibi Soderling’in sevimli ‘kaybeden konuşması’ydı: o güne kadar 9 defa karşılaştıkları ve 9′unda da kaybettiği Federer için İsveçli “My coach and I were joking that I could win this match because no one can beat me 10 times in a row” diyordu ve tüm kort onunla beraber gülüyordu. Ardından 14′ün kırılma anı gelmişti, ve tabii 15 için dünyanın en prestijli şampiyonasından daha uygun bir yer olamazdı: Wimbledon’un kralı Wimbledon’da tarihe geçmeliydi, ve öyle oldu. Andy Roddick’i tarihin en uzun maçlarından birinde yenen Federer “maça geç gelmesi ile ve maç esnasında durmadan esnemesi ile ilgisizliğini ifade etmeye çalışan” Pete Sampras’ın önünde (ve gözüne soka soka) onun 14′ünü tarihe gömüyordu. Gene sevinç gözyaşları, gurur, fakat gene ‘kaybedenin konuşması’ akılda kalıyordu: “Sorry Pete, I tried to hold him off” diye Roddick rakibi karşısındaki çaresizliğini dile getiriyordu. Bu gece (14 Eylül 2009) ‘majesteleri’ Roger Federer erkekler rekorunu bir adım daha ileriye taşımak, Steffi Graf’ın akıl almaz 22’sine bir basamak daha yaklaşmak için Amerika Açık’ın finaline çıkıyor. Bir gece önce, yarı finalde hak ettiği ayakta alkışlanma ve zafer sevinci Serena Williams tarafından elinden çalınan Kim Clijsters kızı önünde zafer gözyaşları ile şampiyon oluyor, modern çağın en güzel masallarından birine imza atıyordu. Bu gece sıra Federer’de, yeni doğmuş ikiz kızları önünde “ölümsüzlüğüne” yeni bir boyut katmak için Juan Martin Del Potro ile karşılaşacak. Benim maç boyunca içeceklerim ve atıştıracaklarım hazır. Umarım Del Potro’nun da güzel ve akılda kalacak bir konuşması hazırdır.

Ayda 1000 hit için, hep beraber…

Posted on : 14-09-2009 | By : alpay | In : Blog

0

Hepimiz benzer hayatlar yaşıyoruz. Yemek yiyoruz, uyuyoruz, çalışıyoruz, okula gidiyoruz. Başımızdan birbirine benzer birçok şey geçiyor. Bunları herkes çok iyi biliyor zaten. Bir de birbirine benzeyen, ama aslında aynı olmayan şeyler var yaşadığımız. Herkes belki bir kez yaşıyor, ya da farketmeden geçip gidiyor. Bu farklılıkları görmek ve anlatabilmek aslında ilginç olmak demek.

Geçtiğimiz hafta işimden ayrıldım. 5 seneyi aşkın süredir çalıştığım, neredeyse her gün ofise gittiğim işimden ayrıldım. Kararımı çok kısa sürede verdim. Hem doktora tezime daha çok vakit ayırmak, hem de kafa dinlemek için.

Tabii ki bu işsizlik durumundan bunalmamak için alternatif mecralara da açılmak amacındayım. Bunlardan biri her zaman bu blog oldu, ama hiç bir zaman elle tutulur birşeyler yazamadım. Bu yüzden bugün kendime bir hedef koyuyorum:

durumbu.com’a şu anda baktığımda son bir ayda 89 kişi gelmiş. Bu sayıyı 1 ay sonra başlayacak dönemde 1.000′e çıkarmak birinci hedefim. Açıkça söylemek gerekirse 15 Ekim-15 Kasım tarihleri arasında bu bloga 1.000 kişinin gelmesini sağlamaya çalışacağım. Sonra da daha da arttırmaya.

Umut da benimle yazıyor olacak umarım. Aslında ilk yazısını da yazdı. Bakalım yenileri de gelecek mi?

Bakalım o farklı anı görebilecek ve anlatabilecek miyim?

GS vs. BJK: MOM Sabri…

Posted on : 13-09-2009 | By : uhus | In : spor

1

öyle ilginç bir maç oldu ki, skor 3-0 değil 0-3 te olabilirdi. oyunu yorumlamak anlamsız ama goller güzeldi, kaçan goller daha da güzel, tartışılabilecek pozisyonlar az. GS için, üçte birini oluşturduğu milli takımın Bosna hezimeti sonrasında (e tabii ki hezimet, “dağıtacağız, ezeceğiz” nidaları ile gittiğin maçtan sadece 1 puan çıkarıp Afrika’yı tv başından izlemeyi büyük ölçüde garantiliyorsan hezimettir bu) ve çok zorlu bir Atina deplasmanı öncesinde alınabilecek mükemmel bir sonuçtu – sakatsız 3 gollü 3 puan, daha ne olsun? peki kötü oyunu unutturdu mu bu 3 puan? şahsen hayır, ama benim için kötü oyunun da 3 puanın da önüne çıkan bir şey vardı: kanaatimce maçın adamının Sabri Sarıoğlu olması. neredeyse hatasız, düzgün paslarla/etkili hareketlerle ve çok kritik müdahalerle ama herşeyden öte şikayet etmemesi ve hakemle diyaloğa girmemesi ile (evet, Sabri Sarıoğlu) maçın adamıydı. özetleyeceksek (neyi özetliyorum, 2 satır yazdım) aklımda kalanlar:

  1. sabri’nin oyunu
  2. 0 arda + 0,9 kewell + 0,5 keita + 0,5 baros = 3 gol
  3. 5 maçta 15 puan 16 gol