Henry’nin eli, Federer’in savunması…

Posted on : 27-11-2009 | By : uhus | In : spor

0

2010 Dünya Kupası play-off maçı olan Fransa-İrlanda karşılaşmasını canlı izlemedim, fakat ilk önce ekşi’deki yorumlardan, sonra da spor haberlerindeki görüntülerden Henry’nin uzatmalarda eli ile attırdığı golü gördüm, ve doğal olarak ilk tepkim kızmak, daha sonra da İrlanda’nın uğradığı haksızlığa üzülmek oldu. Çevremdeki (gerçek ve sanal) tepkiler de farklı değildi, maçın tekrar oynanması gerektiğini savunanlardan Henry’nin Dünya Kupasından ihraç edilmesi gerektiğini söyleyenlere kadar bir sürü iddia. Bir de tüm bunlara Henry’nin itirafı eklenince, İrlanda’da fransız ürünlerine boykota kadar gitti verilen tepkiler. Haksız olduğumuzu birkaç gün sonra Roger Federer’in konu hakkındaki yorumunu okuyunca anladım.

Gillette reklamlarından oyuncu arkadaşı Thierry Henry’nin el asisti hakkında ne diyordu Federer? (Reuters’ten alıntılıyorum)

You can’t blame him for carrying on, if the referee doesn’t see it, I just think it is the system which is at fault. So many goals are given that weren’t goals, this is just one more. I am surprised that this type of error can occur in football.” The world number one tennis player thinks that there should actually be more technology used in football than his sport.
He added, “I think it [football] needs it more than tennis. You can’t stop play and analyse everything but you can do a few things so things like this don’t happen and then Thierry Henry would not be in the position he is in.

FedEx’in söyledikleri yanlış mı? Hayır, bence hepsi doğru. Tenis oyununun en temel felsefelerinden biri, her puanın eşit derecede önemli olduğudur: Maçın son puanı (maç puanı) maçın ilk puanı kadar önemlidir tenisçiler için ve son sette oyunlar 5-0 ve puanlar 45-0 iken dahi geride olan hala maçı çevirebileceğini düşünerek o puana asılır ve kazanmak için elinden geleni yapar. Bu, tenisin doğasında vardır: zaman sınırı olmayan bir oyunda oyuncular kaybedene kadar savaşırlar ve asla vazgeçmezler. Bu mantıkla Federer, Henry’nin pozisyonunu yorumlayarak “fakat bu tür şeyler her maçta oluyor zaten” diyor.

Gerçekten de öyle: Avrupa liglerinde haftasonu, ortalamada 9, genelde de 7 ile 11 maç oynanır her ülkenin en üst liginde ve bu maçlarda oyuncular bilinçli olarak kazanmak için bir sürü usulsüzlüğe başvurur: zaman kazanmak için yerde yatmalar, hakem bakmazken rakip oyuncuyu sinirlendirmek için vurmalar, taciz etmeler, küfürler, elle oynamalar, ofsayt pozisyondan gol atmalar, göstermeden penaltı yapmalar, penaltı yokken penaltı kazanmak için kendini yere atmalar, rakip oyuncuyu attırmak için numara yapmalar ve daha niceleri. Bir “sporsever” olarak eğer bu usulsüzlük tuttuğumuz takımın lehine ise genelde at gözlüğümüzü takar ve “hakem görseydi”den “çok net bu pozisyon”a kadar değişen bir yelpazeden abuk savunmalar yaparız (yalan söyleyerek), eğer aleyhimize ise, tabii ki saygıdeğer hakeme saydırırız. Peki, bu usulsüzlüklerden kaçı Henry’nin eli kadar olay oluyor? Hiçbiri. Birinci dakikada kendini yere atarak kazanılan bir penaltı ile sonuncu dakikada elle atılan bir gol arasında “usulsüzlük” olarak fark var mı? Biri az usulsüz, diğeri çok usulsüz denebilir mi? Peki bilinçli olarak rakip oyuncuyu tahrik edip oyundan attırtmak daha mı kabul edilebilir birşey Henry’nin elle oyununa göre?

Korkarım ki gereğinden fazla “skor”a odaklanan bir seyirci kitlesi olduk. Eğer bu olay golle sonuçlanmasaydı, tartışılacak mıydı? Kesinlikle hayır. Peki, Henry elle pas vermek yerine ceza sahasına girip kendini yere bıraksa ve sahte bir penaltı kazandırsa, bu kadar olay olur muydu? Zannetmiyorum. Tenis’in “her puan eşit önemlidir” mantığını futbola uygulayarak bakmalıyız bu tarz olaylara, ortasahada sakatlık numarası yaparak faul kazanmaktan usulsüzlük olarak bir farkı yok Henry’nin pozisyonunun. Evet, Henry en çok o tarz bir oyuncu kadar suçlu bence yaptığında, ama daha fazla değil. Yaptığı Fransa’yı Güney Afrika’ya taşıdı, belki de Dünya Kupasını bir kez daha Fransa’ya getirecek (kim bilir?). Ama yaptığını değerlendirirken işlediği kabahatin boyutunu arttırmaz, arttırmamalı.

Federer haklı: oyuna teknolojiyi bir şekilde dahil etmek gerekir. Europa League’de bu yıl uygulanan kale arkası hakemler büyük ihtimalle bu olayı görürlerdi. Ya da bir “video kayıt sistemi” hakeme doğruyu göstertirdi. Bu çözümlerin de hatası, eksiği olacak. Neticede tenisteki hawk-eye (şahingöz) sisteminin de hatasız olmadığı kabul ediliyor, fakat gene de büyük ölçüde çizgi hakemi hatalarını azalttı (Bu arada küçük bir not: hawk-eye’ı en çok eleştiren ve bu sistemin kaldırılmasını isteyenlerin başında Federer gelmekte)

Henry’yi savunmuyorum, yaptığında suçlu. Federer’i savunuyorum ve söylediklerine katılıyorum. Henry’nin yaptığı şey, bence, her maçta olan usulsüzlüklerden “boyut” olarak farklı değil. Sorun, bunları daha büyük oranda tespit edebilecek bir sistemin geliştirilmesi ve uygulanması.

Socialize:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • email
  • Ping.fm
  • Reddit
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • TwitThis
  • BlogMemes
  • Identi.ca
  • MySpace
  • Netvibes
  • Sphinn

Daum uyan!

Posted on : 23-11-2009 | By : alpay | In : spor

2

Beşiktaş-Fenerbahçe maçı için bu saate kadar birşeyler yazamadım, çünkü çok tembelim. Tembel olmanın ötesinde, olayların üzerinden biraz zaman geçince daha mantıklı fikirler üretebildiğimizi düşünüyorum.

Beşiktaş maçı için bir fenerli olarak umutluydum. Fenerbahçe zaten son yıllarda ülke sınırları içerisindeki büyük maçlarda genelde başarılı oluyor. Bu sene de Galatasaray maçında, üstelik de birçok probleme rağmen iyi oynayıp kazanmıştı. Fakat Beşiktaş maçında ortaya çıktı ki, sezon başına göre daha iyi oynayan ve ortasahada Alex, Kazım ve Emre’yi sıkıntıya sokan bir Beşiktaş, Fenerbahçe’yi çok sıkıntıya girmeden yendi. Galibiyet Beşiktaş’ın hakkıydı diyeceğim, ama maç beraberlikle ve hatta Fenerbahçe’nin galibiyeti ile de bitebilirdi. Üstelik bu kimseyi şaşırtmazdı çünkü maçın başındaki Beşiktaş baskısını attıktan sonra Fenerbahçe gol yemeden hemen önceye kadar gayet iyi bir oyun oynadı, birçok gol pozisyonu buldu ve hatta bence kesin bir penaltısı verilmedi. Zaten maçın hakemi bilerek ya da bilmeyerek, evsahibi avantajını kullanarak belki de, ortasahadaki ikili mücadelelerde genelde takdir hakkını Beşiktaş’tan yana kullandı. Bu Beşiktaş’ın sert oyununa izin verdi ve Fenerbahçe’nin son 4-5 maçtır kullandığı taktiğinde en büyük öneme sahip üç oyuncusundan Alex’i yıldırdı, Emre ve Kazım’ı da sinirlendirdi. Alex’in saklanması, Emre’nin sakatlanarak çıkmasından sonra Kazım’ın da kart görmesiyle zaten sonucu belli etti.

Beşiktaş’ı bu sene daha önce şampiyonlar ligi maçlarında biraz izledim. Aslında oyunlarında çok bir fark yok. Gol pozisyonlarında daha başarılı gözüküyorlar ama savunmalarında hala ciddi problemler var. Biraz önce bahsettiğim pozisyonlardan biri golle sonuçlansaydı Fenerbahçe adına, Beşiktaş klişe deyimle sahadan boynu bükük ayrılabilirdi.

Eklemeden geçemeyeceğim, çok sakin bir maç olması zevkle seyretmemizi sağladı maçı. Umarım bundan sonraki büyük maçlar da bu şekilde olur ligde de, en azından kötü futbolun yanında başka çirkinlikler de izlemek zorunda kalmayız. Beşiktaş’ı kutlayıp Daum’un uyanmasını ve Kazım’ın yarım forvet oynadığı bu dizilimi değiştirmesini umduğumu belirtmek isterim. Zaten Kazım cezalı, Emre sakatken ister istemez takıma sakallı bir forvet monte etmek zorunda kalacak.

Socialize:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • email
  • Ping.fm
  • Reddit
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • TwitThis
  • BlogMemes
  • Identi.ca
  • MySpace
  • Netvibes
  • Sphinn

“God, it’s killing me” ve 3 farklı ‘kaybeden’ konuşması

Posted on : 14-09-2009 | By : uhus | In : spor

5

2009 Avustralya Açık’tan hatırladığın ne diye soran olsa bu cümle derdim: “God, it’s killing me…” Bir türlü Sampras’ın 14 Grand Slam şampiyonluğunu egale edemeyen Roger Federer, favori olduğu zeminde bir kez daha 14′ü yakalaması engelleniyordu, ve aynı kişi tarafından. 5 setlik “thriller” sonunda sinirleri boşalıp tüm dünya önünde ağlamaya başlayan Federer “Maybe I’ll try later. God, it’s killing me” demiş, ve bir kaç dakika sonra kendine geldiğinde Nadal’a dönüp  “You deserved it. You played a fantastic final” diyerek rakibini tebrik etmişti. 2009′un ilk Grand Slam finalinde yapılan bu ‘kaybeden konuşması’ benim için unutulmaz üç ‘kaybeden konuşması’nın ilki oluyordu. Federer’in Avustralya Açık finalinde yaşadığı “nervous breakdown”u bir çok kişi “kralın çöküşü” olarak yorumlamış, Federer’in bir daha Grand Slam kazanamayacağını öngörmüşlerdi. Otoriteler daha fazla yanılamazlardı. Federer, şansın (Nadal’ın hem dizlerinde sıkıntı yaşamaya başlaması hem de ailevi sorunlarından dolayı psikolojik olarak çökmesinden sonra) ve çalışmasının neticesinde daha önce sahip olamadığı bir kupayı kazanarak Pete Sampras’ın 14′ünü yakaladı: bugüne kadar elde edilmiş olan en etkileyici “kupalar koleksiyonuna” Coupe des Mousquetaires katılıyor, Roland Garros şampiyonluğu ile Fedex Career Grand Slam yapıyordu.  Bu sefer sevinç gözyaşları vardı fakat akılda kalan onun zafer konuşması değil, rakibi Soderling’in sevimli ‘kaybeden konuşması’ydı: o güne kadar 9 defa karşılaştıkları ve 9′unda da kaybettiği Federer için İsveçli “My coach and I were joking that I could win this match because no one can beat me 10 times in a row” diyordu ve tüm kort onunla beraber gülüyordu. Ardından 14′ün kırılma anı gelmişti, ve tabii 15 için dünyanın en prestijli şampiyonasından daha uygun bir yer olamazdı: Wimbledon’un kralı Wimbledon’da tarihe geçmeliydi, ve öyle oldu. Andy Roddick’i tarihin en uzun maçlarından birinde yenen Federer “maça geç gelmesi ile ve maç esnasında durmadan esnemesi ile ilgisizliğini ifade etmeye çalışan” Pete Sampras’ın önünde (ve gözüne soka soka) onun 14′ünü tarihe gömüyordu. Gene sevinç gözyaşları, gurur, fakat gene ‘kaybedenin konuşması’ akılda kalıyordu: “Sorry Pete, I tried to hold him off” diye Roddick rakibi karşısındaki çaresizliğini dile getiriyordu. Bu gece (14 Eylül 2009) ‘majesteleri’ Roger Federer erkekler rekorunu bir adım daha ileriye taşımak, Steffi Graf’ın akıl almaz 22’sine bir basamak daha yaklaşmak için Amerika Açık’ın finaline çıkıyor. Bir gece önce, yarı finalde hak ettiği ayakta alkışlanma ve zafer sevinci Serena Williams tarafından elinden çalınan Kim Clijsters kızı önünde zafer gözyaşları ile şampiyon oluyor, modern çağın en güzel masallarından birine imza atıyordu. Bu gece sıra Federer’de, yeni doğmuş ikiz kızları önünde “ölümsüzlüğüne” yeni bir boyut katmak için Juan Martin Del Potro ile karşılaşacak. Benim maç boyunca içeceklerim ve atıştıracaklarım hazır. Umarım Del Potro’nun da güzel ve akılda kalacak bir konuşması hazırdır.

Socialize:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • email
  • Ping.fm
  • Reddit
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • TwitThis
  • BlogMemes
  • Identi.ca
  • MySpace
  • Netvibes
  • Sphinn

GS vs. BJK: MOM Sabri…

Posted on : 13-09-2009 | By : uhus | In : spor

1

öyle ilginç bir maç oldu ki, skor 3-0 değil 0-3 te olabilirdi. oyunu yorumlamak anlamsız ama goller güzeldi, kaçan goller daha da güzel, tartışılabilecek pozisyonlar az. GS için, üçte birini oluşturduğu milli takımın Bosna hezimeti sonrasında (e tabii ki hezimet, “dağıtacağız, ezeceğiz” nidaları ile gittiğin maçtan sadece 1 puan çıkarıp Afrika’yı tv başından izlemeyi büyük ölçüde garantiliyorsan hezimettir bu) ve çok zorlu bir Atina deplasmanı öncesinde alınabilecek mükemmel bir sonuçtu – sakatsız 3 gollü 3 puan, daha ne olsun? peki kötü oyunu unutturdu mu bu 3 puan? şahsen hayır, ama benim için kötü oyunun da 3 puanın da önüne çıkan bir şey vardı: kanaatimce maçın adamının Sabri Sarıoğlu olması. neredeyse hatasız, düzgün paslarla/etkili hareketlerle ve çok kritik müdahalerle ama herşeyden öte şikayet etmemesi ve hakemle diyaloğa girmemesi ile (evet, Sabri Sarıoğlu) maçın adamıydı. özetleyeceksek (neyi özetliyorum, 2 satır yazdım) aklımda kalanlar:

  1. sabri’nin oyunu
  2. 0 arda + 0,9 kewell + 0,5 keita + 0,5 baros = 3 gol
  3. 5 maçta 15 puan 16 gol
Socialize:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • email
  • Ping.fm
  • Reddit
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • TwitThis
  • BlogMemes
  • Identi.ca
  • MySpace
  • Netvibes
  • Sphinn